Eğlenceli bir görsellikle kuşatılmış dünyada, fotoğrafçının toplumu anlatması gerektiğine inanan Beyhan Özdemir’e göre ‘sanatçı’, kişinin kendisi tarafından verilebilecek bir unvan değil.

İlkin Cankurt
Halkla İlişkiler ve Reklamcılık Bölümü

Basın yayın ve hukuk eğitimi almak isterken bir kodlama hatası nedeniyle yolu Macar Dili ve Edebiyatı bölümüne düşen Beyhan Özdemir, ilerleyen yıllarda kariyerini hiç vazgeçmediği fotoğraf ile buluşturabilmiş bir isim. 1965 yılında Gaziantep’te dünyaya gözlerini açan Özdemir, Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi ‘Sinema-TV Fotoğraf’ Bölümü’nden 1990 yılında mezun oldu. Bilim doktoru unvanını; fotoğrafın ortaya çıkışı, bir sanat olarak değerlendirilmesi ve günümüzde fotoğrafa müdahalenin teknik, ideolojik ve estetik boyutlarının incelendiği “Fotoğrafik Dilyetisinin Evrimi Bağlamında Müdahale Sorunsalı” adlı doktora teziyle aldı.

Beyhan Özdemir, bugüne kadar yurtiçinde ve yurtdışında 29 kişisel ve 40′tan fazla karma sergi açtı. Çeşitli dergilerde yazıları yayınlandı, ulusal ve uluslararası toplantılarda konferanslar verdi, birçok sivil toplum kuruluşunda görev aldı. Kariyerine 3 tanesi uluslararası olmak üzere toplam 20 ödülle devam eden Özdemir, bugün Gaziantep Fotoğraf Sanatı Derneği (GAFSAD) üyeliği, İzmir Fotoğraf Sanatı Derneği (İFOD) Yönetim Kurulu Başkanlığı ve Dokuz Eylül Üniversitesi GSF Fotoğraf Bölüm Başkanlığı görevini sürdürüyor.

Aynı zamanda Yaşar Üniversitesi’nde fotoğrafçılık dersini de yürüten Özdemir, Makedonya dönüşü fotoğraf ve fotoğrafçılıkla ilgili sorularımızı yanıtladı.

-Macar dili ve Edebiyatı’ndan fotoğrafçılığa geçişiniz nasıl oldu? Buna nasıl karar verdiniz ve bu karar hayatınızı nasıl değiştirdi? Hiç pişman oldunuz mu?

Ortaokulda bir fotoğraf makinem vardı. Kendimce fotoğraflar çekerdim. Bu fotoğraflar genellikle arkadaş çevrem, ailem ve görüp beğendiğim, beni etkileyen şeylerle ilgiliydi. Bana sadece bir hobi gibi geliyordu. Ama çocukluğun verdiği hevesle aslında bugünkü mesleğimin alt yapısını oluşturdum sanırım. Üniversite eğitimi aldıktan sonra yüksek lisans ile birlikte fotoğrafçılığı bir meslek haline getirdim ve bu kararımdan hiç pişman olmadım.  Söylediğim gibi zaten istediğim bir şeydi. Macar Dili ve Edebiyatı okumam da yüksek lisansta Macar Sineması üzerine yoğunlaşmamı sağladı.
“Fotoğrafın üretildiği yol ve yöntem önemli değil”

-Gelişen teknolojiyle birlikte fotoğraf makineleri de gelişti. Yeni bilgisayar programları ortaya çıktı. Siz bu gelişme ve değişime nasıl ayak uydurdunuz? Kendinizi nasıl eğittiniz?

Teknoloji ve fotoğraf sanatı, birbirinin gelişimini sağlayan iki önemli unsur. Teknolojiyle birlikte geliştiği için sizi de yeniliklere uymak zorunda bırakıyor aslında. Teknoloji, sizi yeni makinelere adapte olmaya zorluyor. Örneğin, filmli fotoğraf makinelerini kullanmak veya karanlık odada baskı yapmaya devam etmek istiyorsanız, ihtiyacınız olan filmleri ve kimyasalları bulmak son zamanlarda zor olabiliyor. Fotoğrafın üretildiği yol ve yöntem önemli değil. Teknolojiyle zaman kazanıyorsunuz. Ekonomik olarak da kolaylık sağlıyor. Dolayısıyla, bu gelişime ve değişime uydurmamak mümkün olmuyor. Ben de bu gelişmelere zaman içinde ayak uydurmak zorunda kaldım.

-Sivil toplum kuruluşlarıyla çalışmalar yaptığınızı biliyoruz. Bunlardan biraz bahsedebilir misiniz?

Fotoğrafın sadece eğitim yönüyle ilgilenmiyorum. Fotoğrafı seven ve sanat bilinci olan insanların oluşturduğu sivil toplum kuruluşları var. Fotoğrafla ilgili bu topluluklar ile yaptığımız çalışmalar sayesinde bilinçli ve donanımlı fotoğrafçılar ile tanışabiliyoruz. Hem okul hayatımda hem de dışarda bu şekilde fotoğrafla iç içe yaşadım. 1996 yılında üye olduğum İzmir Fotoğrafçılar Derneği (İFOD)’ne 2007 yılında başkan oldum. Aynı zamanda Gaziantep Fotoğraf Sanatı Derneği’ne de üyeyim Gaziantepli olmam nedeniyle doğduğum yere de fotoğraf sanatı açısından da yardımcı olmaya çalışıyorum.

“Görsellik evrensel bir dil”

-Görsel imgelerin ve tasarım kültürünün ön plana çıktığı bir dünyada yaşıyoruz. Bu görsel kültür içerisinde fotoğraf sizce nerede duruyor?

Görsel kültür ve tasarımlar içerisinde, fotoğraf önemli bir görsel araç. Çünkü gördüğümüz bir şeyi kolay kolay unutmuyoruz. İnsanlar sözle anlaşamadığı noktalarda görsellerle anlaşıyor. Görselliğin bu anlamda evrensel bir dil olduğunu da söyleyebiliriz. Özellikle son yıllarda medyanın görselliği daha çok kullanması, haberin ulaştırılması ve kamuoyunun bilinçlendirilmesi açısından, fotoğraf görsel kültür içerisinde ayrıcalıklı bir yer edinmiştir.
“Fotoğraf fotoğrafçının sanatıdır, üzerinde manipüle yapanın değil”

-Günümüzde fotoğraf üzerinde yapılan manipülasyonlar (Photoshop vb.) sizce fotoğrafın belge niteliğini zedeliyor mu?

Elbette ki, belge ya da belgesel nitelikteki fotoğraflarda mümkün oldukça var olan gerçeğe müdahale edilmemesi gerekir. Fotoğraf, fotoğrafçının yorumuyla farklı gösterilebilir. Fakat bu, bilgisayar programlarıyla manipüle edilerek yapılmamalıdır. Çünkü fotoğrafın içeriğinin bozulmaması gerekir. O fotoğraf, bir belge niteliğinde olduğu için bu şekilde düşünüyorum. Küçük müdahaleler dışında başka bir şey yapılmaması gerekir.

Belge için kullanılmayan fotoğraflarda manipülasyonların fotoğrafa zarar vermediği kanısındayım.  Zarar vermiyor, çünkü bunu yapan kişiler kendi tarzlarına göre manipülasyon tekniğini kullanarak sonuç elde ediyor. Zaten bunu yapanlar daha çok Photoshop operatörleri oluyor. Mesela ben bir fotoğraf çektiğimde Photoshopu çok iyi kullanamayabilirim, ama çok iyi kullanan birine kendi istediğimi anlatarak o fotoğrafı düşündüğüm şekle getirtebilirim. Aynı sinemada olduğu gibi aslında. Sinema filminin sesçisi, ışıkçısı, görüntü yönetmeni vardır. Hepsi bir katkıda bulunur ama sonuç olarak film yönetmenin filmidir. Fotoğraf da fotoğrafçının sanatıdır, üzerinde manipüle yapanın değil.
“Popüler sanatçıları ciddiye almıyorum”

-Hangi fotoğrafçıları takip ediyorsunuz? Popüler fotoğrafçılar hakkındaki düşünceleriniz neler?

Takip ettiğim sanatçılar var ama bunlar popüler insanlar değil. Çünkü popüler sanatçıları ciddiye almıyorum. Ben daha çok belgesel fotoğrafçılarını takip ediyorum. Magnum Ajansı’ndan Abbas, Paolo Pelegrini, Sipa Press’ten Coşkun Aral, Alfred Yakupzade ve James Rahvey gibi. Bunlar dünyanın herhangi bir coğrafyasında bir olay yaşandığı zaman oraya gidip, o olayları dünya kamuoyuna sunmak ve olayların çözümü için baskı unsuru oluşturmak amacıyla çalışan sanatçılardır. Ben bu insanları takip ediyorum çünkü bu insanlar dünya sorunlarının üzerine eğiliyorlar. Bu yüzden belgesel nitelikte fotoğraf çeken kişileri toplumsal buluyorum; bu fotoğrafçıların işleri bana daha sanatsal geliyor.

Bana göre sanatçılık unvanı kişinin kendisi tarafından verilebilecek bir unvan değil. Andy Warhol’un elli yıl önce söylediği bir söz var pop art kültürü için; “Bir gün herkes beş dakikalığına da olsa meşhur olacaktır.” Bu sözün gerçekleştiği dönemi yaşıyoruz aslında. İnternet, popüler sanatçılar yaratıyor. Gerçek sanat üretimi diyemesek de bir bakıyorsunuz bir Hintli, bir bakıyorsunuz bir Slav popüler oluyor. Ancak bana göre; popülerlik değil, kalıcılık ve istikrar önemli. Çünkü bu iki unsur sanatın temelini oluşturuyor.

Kısa süreli sanatçı değil, istikrarlı sanatçı olunması gerekir. Bir sanatçının yıllar boyunca yaptığı işleri inceleyerek istikrarını ve kalıcılığını görebiliriz.

-Fotoğraf çekebilmek için gerekli donanımlara ulaşmanın kolaylaşması, herkesin fotoğrafçı olabileceği yönünde bir yanılsamayı ortaya çıkarmadı mı sizce?

Bu donanımlara ulaşmak fotoğrafçılığın ilk adımıdır. Ancak bu durum, sadece çok pahalı ya da yüksek teknolojili donanımlara sahip olan kişilerin fotoğrafçı olduğu anlamına gelmez. Aslında bu kolaylık gerçek fotoğrafçıların daha iyi ve kolay ortaya çıkmasına sebep oluyor. İyi ve farklı olanlar zaten kendilerini ortaya çıkaracak ve işi bilenler tarafından saygı duyulacaklardır
“Toplumsal sorumluluk hisseden herkes fotoğraf çekebilir”

-Fotoğrafçılığa başlamak için örneğin yaş gibi belirli kriterler var mıdır?

Yaş hiç önemli değil. Fotoğrafçılık sonradan öğrenilen bir şey. Herkes elinde makineyle doğmuyor. Sonuçta ortada teknik bir araç var ve anlatmak istediğiniz, kurmak istediğiniz bir hikayeyi o aracı kullanarak oluşturuyorsunuz. Bu yüzden toplumsal sorumluluk hisseden herkes fotoğraf çekebilir. Tabii ki bu fotoğrafların kalitesini tartışabiliriz; o ayrı bir şey. Ancak, birey anlatmak ve söylemek istediğini bir şekilde dışa vuruyorsa zaten kendisini sorumlu hissediyordur. O kişinin yapacağı işler ciddi olacaktır. O nedenle yaş, cinsiyet, din, dil, ırk gibi sebepler fotoğrafçı olmaya engel değildir.

-Fotoğrafçılığa başlamak isteyenlere, özellikle Yaşar Üniversitesi’nde fotoğraf ile ilgilenen kişilere neler önerirsiniz? Neler yapabilirler ve ne şekilde bu yolda ilerleyebilirler?

Öncelikle iyi insan olmalarını öneriyorum. İyi insan çevresine, insanlara, doğaya ve bunun sonucunda da dünyaya duyarlı insan demektir. Fotoğraf makinesi bir eğlence aracı değildir. Bu işi yapmak isteyen kişilerin mutlaka eğitim alması gerekir. Sadece fotoğraf eğitimi değil. Tarih, felsefe, edebiyat, sosyoloji altyapısı gereklidir çünkü bu bilgileri de kullanması gerekecektir. Ayrıca bir fotoğrafçıyı kendilerine örnek alabilirler. Bu şekilde birey kendini geliştirecek ve kendi üslubunu yaratacaktır. Aynı zamanda çok fazla fotoğraf görmelerini öneriyorum. “Ben olsam nasıl yapardım?” sorusunu sorarak diğer fotoğrafçıların işlerine bakmalarını öneriyorum. Çok kaliteli aletler almak da gerekmiyor aslında. Zaten yavaş yavaş cep telefonlarına kadar giriyor çok kaliteli donanımlar.